Geçenlerde Oyun Programlaması ile uğraşan bir arkadaşımla geliştirmek istediği bir oyun fikri hakkında konuşuyorduk. Oyun eski Türk Mitolojisi hakkında olacak. Soru, özet olarak şu; Türk Mitolojisine bağlı kalmalı mı yoksa karakterleri ve bazı hikayeleri kullanıp daha fantastik bir dünya mı tasarlamalı? Önünde iki seçenek olduğunu söyledi;
“Mitolojideki karakterler ve hikayeleri kullanarak bir senaryo yazabilirim veya kendi karakterlerimi ve hikayelerimi oluşturabilirim!”
Konuşma sırasında The Mandela Effect konusundan ve yanlış bilginin etik sorumluluğundan bahsettik. Bir karakterin insanlar ve toplumlar üzerindeki etkilerinden konuştuk.
Daha sonra, fırsat buldukça, hayali karakterlerin toplumsal etkileri hakkında düşünürken aklıma bu soru geldi; “Hayali bir karakter ne kadar hayalidir, ne kadar gerçektir?”
Ben neyim? Bilinç nedir?
Çevremizdeki her şey analog veridir. Işık, ısı, ses, koku, tat ve dokunma gibi. Biz bu analog verileri vücudumuzdaki çeşitli sensörler aracılığıyla algılarız. Kafatasımızın içerisinde, karanlıkta yaşayan beynimizde, dış dünyayla hiç doğrudan etkileşimde bulunmayan, nöronlar ve onların oluşturduğu karmaşık sinir ağlarından meydana gelen bilincimizle, bu sensörlerden gelen verileri yorumlayıp anlamlandırarak kendimize ait içsel bir dünya yaratırız.
Hatta, vücudumuzun kendisi bile bilincimiz tarafından nöral sistemimiz aracılığı ile algılanan ve yönetilen bir dış katmandır.
Meşhur bir soru vardır; Acaba bir simülasyonda yaşıyor olabilir miyiz?
Genel bir simülasyon içerisinde var olan sanal karakterler miyiz? Bilmiyorum. Şu anda buna cevap verilebileceğini de sanmıyorum. Fakat görülen o ki; Her birey bilinç düzeyinde, kendi beyninde bir simülasyondur ve bu simülasyonlar çeşitli araçlarla birbirleri ve çevre ile etkileşim kurar.
Dışarıdan aldığımız bilgileri yorumlar, anlamlandırır ve bunlardan bir fikir oluştururuz. Oluşan bu fikir doğrultusunda kararlar ve eylemler ortaya çıkar.
Bu durumda, ortaya koyacağımız her fikir yine gerçek bilgi ve verilerden ortaya çıkacaktır. Adam Fawer, Olasılıksız kitabında şöyle der;
“Bir kişi, bir deniz kızını hayal edebiliyorsa, bunun sebebi denizi, balığı ve kadını daha önce biliyor olmasıdır. Bu kavramlardan herhangi birini hiç bilmeyen birinin, deniz kızını hayal edebilmesi mümkün değildir.”
Yani hiç kimse bilmediği bir şeyi hayal edemez. Bu durumda bir yazarın hayal ettiği karakter de o karakteri hayal eden yazarın bilgisi, tecrübeleri ve düşünce şeklinden kaynaklanmak zorundadır.
“Her şakada bir ciddi payı vardır!” sözünü duymuş olabilrsiniz. Bu sözün Fransızca’daki karşılığı olan Il y a toujours un fond de vérité dans une plaisanterie ifadesi, özellikle Sigmund Freud ve Voltaire‘in firkirleri ile örtüşür. Freud, Wit and Its Relation to the Unconscious kitabında, esprilerin bilinçaltındaki bastırılmış düşünceleri açığa vurduğunu savunur. Bu da “şakada ciddi bir yan” olduğu fikrini destekler.
Bu nedenle şaka ciddi bir konudur. Yanlış zamanda, yanlış yerde veya yanlış şekilde yapıldığında, hatta herkes sadece gülümserken bir kişinin abartılı bir şekilde gülmesinden dolayı bile olsa, telafisi mümkün olmayan kırgınlıklara neden olabilir.
Çünkü, bir fikirdir ve fikirler asla gerçeklerden tamamen soyutlanamaz!
Örneğin, bir kitap ve bu kitapta yer verilen karakterler düşünelim. Yazar kitabı yazarken birkaç karakter yaratır. Bu karakterlerin her birinin kendi kişiliği vardır. Fakat bu kişilikler aslında yazarın kendisine dayanan yapılar olacaktır. Bazıları yazara göre doğruyu, bazıları yanlışı, bazıları hatayı, bazıları ise olağan olanı temsil edecektir. Her durumda yazarın kendi bilgisi, tecrübesi, bakış açısı, fikirleri ve duygularından doğan karakterler olacaktır.
Burada Kişilik Nedir sorusuna cevap vermek gerekebilir. Psikolojik, felsefi ve hukuksal açıdan farklı yaklaşım ve tarifleri olsa da temel olarak şu şekilde özetlenebilir;
Kişilik, bireyin düşünce, duygu ve davranış örüntülerinin zaman içinde tutarlı ve ayırt edici hale gelmiş bütünüdür. Genellikle şunları içerir:
- Mizaç (temperament): Doğuştan gelen duygusal ve davranışsal eğilimler
- Karakter: Deneyim ve çevreyle şekillenen etik ve sosyal değerler
- Bilişsel tarz: Düşünme, algılama ve karar verme şekli
- Davranışsal örüntüler: Tipik tepkiler, alışkanlıklar
Bir karakter, yazarın zihnindeki bir “kişilik simülasyonudur.” Yazar, bilinç düzeyinde sahip olduğu bilgileri, deneyimleri ve duygu durumlarını kullanarak kendi zihninde kişilik simülasyonları yaratır. Karakter, kendi gerçek kişiliğinin ya da tanık olduğu başka kişiliklerin bilinçli veya bilinçsiz olarak sentezlenmiş bir modelidir. Bir anlamda yazar, karakterler aracılığıyla çeşitli durumları simüle eder ve bu simülasyondan anlam çıkarır.
Ortaya çıkan her karakter, yazarın zihninde gerçekleşen bir içsel simülasyondur ve bu simülasyonun kaynağı da yine gerçek dünyadan edinilen bilgiler, deneyimler ve algılardır. Bu durumda karakter ne kadar hayali görünürse görünsün, beslendiği ve şekillendiği kaynaklar açısından gerçekliğe bağlı kalmak zorundadır.
Özetle; eğer insan bilinci dış dünyadan gelen verileri sürekli yorumlayıp kendi içsel gerçekliğini simüle eden bir yapıysa, bir yazarın zihninde oluşturduğu karakter de yazarın kendi bilinç süreçlerine dayanan ve yazarın gerçekliğini yansıtan bir kişilik simülasyonu olacaktır. Böylece ortaya çıkan karakter, onu yaratan zihin kadar gerçek, onun düşünceleri kadar somuttur.
Haydi bunu örneklendirelim. Mesela son izlediğim diziyi ele alalım; The Handmaid’s Tale. Margaret Atwood kitabında birçok karakter ortaya koydu. June, Serena Joy, Fred Waterford, Aunt Lydia, Nick, vs. Bu karakterlerin her birinin kendi kişiliği, doğruları, yanlışları ve idealleri var. Doğru ve yanlışı tartışmadığımızı, sadece onların gerçekliklerinden bahsettiğimizi unutmadan konuyu irdeleyelim.
Yazıyı yazan ben olduğuma göre doğal olarak Serena Joy üzerinden ilerleyeceğiz.
Atwood, Serena Joy karakterini ortaya koyduğunda ona sert, acımasız, soğuk ve pasif-agresif bir karakter verdi. Orta yaş üzeri (Sanırım 50’lerinde), Evanjelist bir televizyon sunucusu ve şarkıcı olan Serena Joy, Offred ile sürekli bir çatışma halinde olan, genellikle düz, tutarsızlığı az ve daha çok kötülüğün veya bağnazlığın sembolü olan bir kadındır.
Buraya kadar, Serena Joy karakteri, Atwood’un gerçeklerini kullanarak hayat bulmuş bir karakterdir.
Daha sonra Bruce Miller’ın zihninde oluşturduğu simülasyon ile Serena Joy karakteri yeni bir boyut, yeni bir kişilik kazanır. Fakat Bruce Miller karakteri sadece kendi gerçekleri ve fikirlerinden oluşturmamıştır. Atwood’un gerçeklerini kendi gerçekleriyle yorumlamıştır. Artık Serena Joy yalnızca Atwood değil, aynı zamanda Miller’dır. Elbette bazı değişiklikler olur. Mesela Serena Joy artık bir televizyon sunucusu ve şarkıcı değil, muhafazakâr feminist değerleri savunan tanınmış bir yazar ve aktivist haline gelir. Artık, kitaptaki orijinal halinden çok daha güçlü, karmaşık, empati kurulabilir ve psikolojik olarak derinleştirilmiş bir hale gelmiştir. Miller, Serena’yı sadece nefret edilen bir karakter olmaktan çıkarıp, empati kurulabilir, trajik bir anti-kahraman haline getirmiştir. Ama hâlâ Atwood’un başta tasarladığından çok da uzak olmayan bir karakterdir.
Ardından karakter Yvonne Strahovski’nin simülasyonunda yeniden yorumlanır. Hâlâ, Atwood ve Miller tarafından ortaya koyulan karakter olmasına rağmen, Strahovski, geçmişinden gelen duygusal altyapı, yüz ifadeleriyle işlenen nüanslar ve çok katmanlı ruhsal geçişlerle, Serena Joy karakterine “sessiz bir şiddet”, “boğulmuş duygular” ve “patlamaya hazır bir iç dünya” kazandırır.
Bu adımı, yani Yvonne Strahovski etkilerini biraz daha detaylı inceleyelim. Hakim olduğum bir konudur kendileri.
Yvonne Strahovski, Chuck dizisindeki Sarah Walker karakteri ile uluslar arası hayran kitlesine ulaştığı en önemli karaktere hayat verdi. Bu rolde, her ne kadar “Güzel Kadın + Güçlü Ajan” kalıbına oturtulmuş olsa da, Sarah Walker’ın duygusal derinliği sayesinde “sadece fiziksel güzelliğe dayalı oyuncu” algısını kırmıştır. Bu rolde özellikle dikkat edilmesi gereken nokta; Sarah Walker, CIA ajanı olarak güçlü, kontrollü, zeki ve gerektiğinde acımasız bir kadındır; ancak aynı zamanda duygusal derinliği olan bir karakterdir. Serena Joy’da da aynı dıştan güçlü, içten kırılgan yapı gözlemlenir.
Hannah McKey karakteri, Strahovski’nin gri tonlu, tehlikeli ama duygusal yönü ağır basan birini başarıyla canlandırabildiğini gösterdi. Bu rol, “kahraman olmayan” karakterleri oynayabileceğini ve karanlık psikolojik yapıların altından kalkabileceğini ispatladı. Hannah ile Serena arasında “duygusal manipülasyon”, “kontrollü soğukkanlılık” ve “açığa çıkmayan iç öfke” gibi ortak yönler vardır.
Renee karakteri, hükümet ajanı olarak görev alır; ancak geçmişin travmaları ile hareket eder. Devlete inancını yitirmiş ama hala görev bilinciyle hareket eden Renee ile, rejime inancını yitirse de (en azından dizide) içinde yaşamak zorunda kalan Serena arasında ciddi bir paralellik vardır. Güce erişme arzusu ile vicdan arasındaki çatışma iki karakterin ortak dramatik çatısıdır.
Artık Serena Joy, hem Atwood, hem Miller hem de Strahovski’nin geçmişi, gerçekleri, fikirleri ve kararlarıdır. Bunların dışında, benim şu anda bilemeyeceğim, farklı kişi, durum ve olaylar da söz konusu olabilir. Mesela 1990 yapımı, Volker Schlöndorff tarafından yönetilen, Natasha Richardson (Offred), Faye Dunaway (Serena Joy), Robert Duvall (Commander, dizide Fred Waterford) gibi oyuncuların oynadığı filmden bahsetmedim. Onları gözardı ettim fakat konunun özünü değiştirmeyecektir.
Bazı insanlar burada yazdıklarımı, Sarah Walker/Yvonne Strahovski takıntımı haklı çıkarma ve bir mantığa oturtma çabası olduğunu iddia edebilirler fakat…
Onu sonra anlatırım!
The Handmaid’s Tale‘i izleyen veya kitabı okuyan insanlar Gilead Cumhuriyeti ve toplumundan nefret eder. June karakterine ve diğer kadınlara uygulanan şiddet, ne kadar ulvi amaçlara dayandırılmaya çalışılsa da baskıcı ve gaddar bir yapılanma olan bu sistem birçok insan tarafından ortadan kaldırılması gereken büyük bir sorundur.
Yazıyı yazmadan önce kitabı tekrar gözden geçirmem gerekirdi çünkü 90’ların sonunda, filmi seyrettikten hemen sonra okumuştum. Okuduğum kitapları saklama huyum yok maalesef. Genelde okuduktan sonra kitapları birilerine hediye ederim. Bu nedenle bazı detayları atlayabilirim. Şimdi, böyle söyleyince kendime “Madem detayları hatırlamıyorsun neden fikir üretiyorsun? Önce eksiklerini gider!” diyesim geldi ama demedim. Kendime karşı **pozitif ayrımcı**yım. Bu nedenle, ağırlıklı olarak, dizi üzerinden ilerleyeceğim.
Olay örüntüsü, June, Serene Joy ve Commander Fred Waterford merkezli anlatılmakta, diğer karakterler ve olaylarla desteklenmektedir. Benzer bir üçlüyü başka bir hikayede de görebiliriz. Mesela Professor Marston and the Wonder Women filminde. Gerçi buradaki karakterler tamamen hayali değildir. Hikaye, Profesör William Moulton Marston, eşi Elizabeth Holloway Marston ve araştırma asistanı Mary Olive Byrne arasında geçen gerçek olaylardan senaryolaştırılmıştır.
İki hikaye ilk bakışta çok farklı ve alakasız gibi görünebilir. Aralarındaki benzerlikleri ve farkları görebilmek için ilk önce William Marston‘ı ve DISC teorisini kısaca hatırlamakta fayda var.
DISC teorisi, insan davranışlarını dört temel kişilik özelliğiyle açıklamaya çalışan bir modeldir:
D – Dominance (Baskınlık):
* Hedef odaklıdır, rekabetçidir.
* Karar vermede hızlıdır.
* Güç ve kontrol arar.
I – Influence (Etkileyicilik):
* Sosyal ve konuşkandır.
* Başkalarını ikna etme gücü yüksektir.
* İnsan ilişkilerinde başarılıdır.
S – Steadiness (Dengelilik):
* Sadık, güvenilir ve sabırlıdır.
* Değişime karşı temkinlidir.
* Destekleyici ve uyumludur.
C – Conscientiousness (Dikkatlilik):
* Kurallara ve standartlara önem verir.
* Ayrıntılara odaklıdır.
* Mükemmeliyetçi ve analitiktir.
Marston bu teoriyi 1928 yılında yayımladığı "Emotions of Normal People" (Normal İnsanların Duyguları) adlı kitabında ortaya koymuştur. Diğer birçok kişilik teorisinin aksine, Marston insanları "normal" olarak kabul eder ve patolojik bir bakış açısı içermez. DISC, kişilik testi olarak günümüzde insan kaynaklarında, liderlik eğitimlerinde ve kişisel gelişim alanlarında oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır.
Şimdi gelelim her iki olay arasındaki benzerlik ve farklara;
Her iki olay da evli bir çift ve ilişkiye dahil olan üçüncü kişi üzerinden gelişen olayları ve toplumun ilişkiler üzerindeki etkilerini irdeler. Her iki olayda da üç kişi arasında kurulan karmaşık bir ilişki ağı, gücün, arzunun ve toplumsal normların birbirine çarpmasıyla şekilleniyor. Fakat her iki hikayede aynı olay örüntüsü yaşansa da karakterlerin duruma yaklaşımları ve fikirleri nedeniyle tamamen farklı gerçekliklere ve etiklere evrilmektedir.
Ahlaki ve ideolojik çerçeve farklılığı nedeniyle, biri feminizmi ve özgürlüğü temsil ederken, diğeri patriarkayı ve köleliği temsil eden zıt yönlere evrildiğini görüyoruz.
DISC teorisine göre karakterleri incelemek gerekirse;
| DISC Boyutu | Marston Üçlüsü | Gilead Üçlüsü |
|---|---|---|
| D – Dominance | Elizabeth (güçlü, kararlı, entelektüel bir lider) | Fred (otoriter, kontrolcü, ama ikiyüzlü) |
| I – Influence | Olive (yumuşak huylu ama duygusal olarak etkileyici) | Serena (bir zamanlar etkili, ama baskıya boyun eğmiş) |
| S – Steadiness | William (denge sağlayıcı, uzlaştırıcı) | June (başlangıçta itaatkâr ama zamanla liderliğe evrilen) |
| C – Compliance | Teorik yapıyı benimseyen ve iç disiplinli sistem | Katı din kurallarına dayanan, itaat zorunlu bir sistem |
Sadece, ilişkideki bireylerin fikir, amaç ve istekleri arasındaki farklılık iki olayı tam zıt kutuplara taşımaktadır.
Her iki olayda da ortak olan bir noktaya daha dikkati çekmek gerekiyor; iki hikayedeki olaylar zıt iki durumu temsil etse de her iki olay da toplumla mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Peki neden toplumla mücadele ettiler? Madem zıt iki durumu temsil ediyorlardı, en az birinin toplum tarafından kabul görmesi gerekmezmiydi? Zaten bu hikayeleri dikkat çekici kılan da tam olarak bu durumdur. Her iki hikaye de toplumun kabul ettiği bir parça ve toplumun reddettiği ikinci durum üzerine kurulmuştur.
Marston üçlüsünde, toplumun kabul ettiği kısım bir kadın ve erkeğin evliliğidir. Toplumun reddettiği kısım ise ilişkiye üçüncü kişinin katılmasıdır.
Gilead üçlüsünde ise durum tam tersidir; toplumun kabul ettiği kısım Handmaid’in ilişkideki üçüncü kişi olması, reddettiği kısım ise June’un, hatta bir noktada Serena Joy’un çocukla birlikte bu ilişkiden ayrılmak istemesidir.
Bu da bize şunu gösterir; Sadece olaydaki bireylerin değil toplumun genel fikrinin de olayın değerlendirilmesine ciddi etkileri vardır. Buna toplumsal çevrenin etkileri de diyebiliriz.
Peki toplum nedir? Ya da toplumun fikri nedir? Sonuçta toplum bir kişi değildir, nasıl bir fikri olabilir?
Toplum, en genel tanımıyla, bir arada yaşayan, ortak kurallara, değerlere, ilişkilere ve kurumlara sahip insan topluluğudur.
Ortak kurallar, değerler? kim koyar bu kuralları? Ortak değerlere nasıl karar verilir?
Toplumun ‘fikri’, aslında bireylerin ortak eğilimlerinin, yönelimlerinin ve değerlerinin toplamıdır. İsterseniz bunu açıklamak için Fizik’ten biraz yardım alalım. Ne de olsa temel bilimler hayatın ve evrenin açıklamasıdır.
En basit ve anlaşılır açıklama sanırım vektörler üzerinden olacaktır. Lisede fizik dersi görenler muhtemelen vektörler konusunu hatırlar. Burada konunun tamamını anlatmayacağım elbette ama bileşke vektör konusunu kısaca hatırlayalım.
Not: Şimdilik tork konusunu gözardı edelim.
Bir nesneye farklı yön ve kuvvete sahip birden fazla vektör etki edebilir. Bu vektörlerin toplamı sonucu ortaya çıkan kuvvete bileşke kuvvet denir. Nesnenin hareketi (yönü ve hızı) bu bileşke kuvvet yönünde olacaktır.
Aslında toplum da böyledir. Toplumun tamamını bir nesne olarak düşünürsek, toplumu meydana getiren her bir birey de bu nesneye etki eden farklı yön ve kuvvetlere sahip vektörlerdir.
Kişilerin yönleri birbirlerine çok yakın veya çok uzak olabilir. Farklı yönler ve farklı kuvvetler gruplanabilir. Bir kişi çevresini etkileyebilir veya çevresinden etkilenebilir (Gelişim veya yozlaşma). Fakat sonunda, hepsinin toplamında, toplum bir yöne doğru ilerler. Bu yön iyi veya kötü olabilir. Doğru veya yanlış olabilir. Daha önce de vurguladığımız gibi konumuz doğru veya yanlışı değerlendirmek değil.
Burada bizi asıl ilgilendiren bireyin topluma etkisidir.
Peki, hayali karakterlerle toplumun ne alakası var? Gelin biraz da konuya bu açıdan bakalım.
Toplumun her bireyini fiziksel olarak algılayamadığımıza göre, mesela her yazar, siyasetçi, bilim insanı görüp dokunmadığımız halde bizi ve toplumu etkilediğine göre, hayali karakterlerin fiziksel olarak hissedilmesine gerek kalmaz. Zaten karakteri nesnelleştiren, görselleştiren ve ona bir ses veren oyuncu bu ihtiyacı fazlasıyla karşılar.
O zaman hayali karakter de aynı gerçek bir birey gibi çevresini etkileyen, hatta daha dolaylı yollardan da olsa toplumdan etkilenen bir bireydir.
Madem karakter, kendisini ortaya koyan kişi veya kişilerin gerçeklerinden doğar, bu durumda, bir hayali karakter gerçek bir kişi kadar gerçektir. Hatta, bir hayali karakter birden fazla kişinin, yazarın, senaristin, oyuncunun, vb. gerçekliğinden beslendiğine göre; zamana ve duruma göre gerçek bir kişiden daha gerçek de olabilir.
O zaman, bir hayali karakter gerçek bir kişiyse, artık toplumu belirleyen bileşke kuvvetin ciddi bir parçasıdır. Böylece, tüm insanlığı da etkiler.
Daha ileriye gidelim; Bir hayali karakter sadece bir toplumun değil, yayınlandığı her toplumun hatta günümüz teknolojileri düşünüldüğünde, yalnızca yayımlandığı toplumlarda değil, doğrudan ulaşmadığı toplumlarda bile dolaylı yollardan etki yaratabilir. Bu durumda insanlığı etkileyen birden fazla birey olarak ortaya çıkabilir.
Özet olarak, bir hayali karakter, nasıl kurgulandığı, nasıl canlandırıldığı ve hatta nasıl izlendiğine bağlı olarak topluma inkar edilemez bir etkide bulunur. Bu etki göz önüne alındığında, karakterin ortaya konuluşu ciddi bir sorumluluktur ve etik açıdan dikkatle ele alınmalıdır. ‘Ben sadece karakteri yarattım, bundan ne anlayacakları kişilerin kendi kararıdır’ diyerek basite indirgenemez.
Peki mesele sadece roman, film ya da dizi özelinde mi önemlidir? Sosyal medyada ilgi ve etki kazanmak için bilinçli olarak üretilen yalan veya manipüle edilmiş içeriklerin de toplum üzerinde yozlaştırıcı bir etkisi vardır. Ancak bu konu, ayrı bir makalenin konusu olmayı hak etmektedir.
Notlar
- Başa dön ve trendler konusunu vurgula
- Aktüel Kültür ve Genel Kültür farkından bahset. Burada
- Toplumsal Hafıza
- Demokrasi ve Hatip